Kanlar İçindeki Bir İnsan Haber Malzemesi Değildir!

2010 yılından bu yana yerel basın ve dijital gazetecilik alanında çalışmalarımı sürdürüyorum. 2014 yılında kurduğum Kahta Gazete ile Kahta ve Adıyaman’ın gündemini kamuoyuna aktarmaya devam ediyorum. IFJ Basın Kartı sahibiyim ve Adıyaman Gazeteciler Cemiyeti üyesiyim.
9 Ekim 2026 15:34
25
A+
A-

Bir görüntü yalnızca bir ailenin acısını değil, iki aile arasında kurulmaya çalışılan barış köprülerini de yaralayabilir.

Geçtiğimiz günlerde Kahta’da yaşanan silahlı olayın ardından, hayatını kaybeden bir vatandaşımızın kanlar içinde, sedyeyle ambulansa taşınırken çekilmiş görüntülerinin bir yerel haber hesabında sansürsüz yayımlanması, gazetecilik mesleğinin sorumluluğunu yeniden sorgulamamıza neden oldu.

Bir insan düşünün…

Az önce hayattaydı. Belki evinde kendisini bekleyen çocukları, eşi, annesi, babası vardı. Belki ailesi henüz acı haberi bile almamıştı.

Ancak o insanın hayatının en acı görüntüleri, hiçbir sansür uygulanmadan binlerce kişinin görebileceği sosyal medya hesaplarında dolaşıma sokulabiliyor.

Peki, soruyorum:

Bir insanın kanlar içindeki görüntülerini yayımlamak gazetecilik midir?

Haber vermek için mutlaka kan göstermek mi gerekir?

Bir cinayeti kamuoyuna duyurmak için hayatını kaybeden kişinin bedenini bütün çıplaklığıyla sergilemeye gerçekten ihtiyaç var mıdır?

Elbette gazetecinin görevi gerçeği saklamak değildir. Bir silahlı saldırı yaşanmışsa haber yapılır. Olayın nerede ve nasıl gerçekleştiği, güvenlik güçlerinin çalışmaları, varsa ihmaller ve kamuoyunu ilgilendiren gelişmeler aktarılır.

Ancak halkın haber alma hakkı, insan onurunu yok sayma hakkı değildir.

Kahta Küçük Bir Yer, Acılar da Sevinçler de Ortaktır

Kahta, büyükşehirlerde olduğu gibi insanların birbirinden habersiz yaşadığı bir yer değildir.

Burada insanlar birbirini tanır. Aileler birbirini bilir. Akrabalık ilişkileri, aşiret bağları, komşuluk ve toplumsal dayanışma güçlüdür.

Kahta’da hatırı sayılan aileler, aşiret büyükleri, kanaat önderleri, şeyhler, hocalar ve toplumun saygı duyduğu insanlar vardır.

Bu insanların bir kısmı, yıllardır toplumsal anlaşmazlıkların çözümünde ve aileler arasında barışın sağlanmasında önemli sorumluluklar üstlenmektedir.

Bazen küçücük bir tartışma büyür, bazen iki kişi arasında başlayan husumet ailelere kadar uzanır.

İşte böyle zamanlarda aklıselim insanlar devreye girer.

Aile büyükleri konuşur, kanaat önderleri araya girer, din adamları nasihat eder. İnsanlar daha fazla acı yaşanmasın, başka canlar yanmasın diye çaba gösterir.

Amaç, yaşanan acıyı unutturmak veya suçu cezasız bırakmak değildir.

Amaç, bir acının başka acılara dönüşmesini önlemektir.

Peki, Bu Görüntüler Barışa Ne Yapıyor?

Şimdi düşünelim.

Bir tarafta evladını, kardeşini veya babasını kaybetmiş, tarifsiz bir acı yaşayan aile var.

Diğer tarafta yaşanan olayın ardından iki aile arasında daha büyük bir husumet oluşmaması için devreye girmeye hazırlanan veya giren insanlar olabilir.

Tam bu süreçte, hayatını kaybeden kişinin kanlar içindeki görüntüleri sosyal medyada tekrar tekrar karşılarına çıkıyor.

O ailenin yaşadığı acı yeniden canlanıyor.

Öfke büyüyebiliyor.

Yaralar yeniden açılabiliyor.

İnsanların sakinleşmeye, sağduyuyla düşünmeye ihtiyaç duyduğu bir dönemde, o korkunç görüntüler sürekli dolaşımda kalıyor.

Peki, bunun toplumsal barışa verebileceği zararı hiç düşündük mü?

Belki bir aşiret büyüğü iki aileyi barıştırmak için kapı kapı dolaşacak.

Belki bir kanaat önderi aylarca sürecek bir husumetin önüne geçmek için çabalayacak.

Belki bir hoca, bir şeyh veya sözü dinlenen bir aile büyüğü, yeni bir acı yaşanmasın diye taraflara sağduyu çağrısında bulunacak.

Ancak siz bir yandan kanlı görüntüleri sansürsüz yayımlayıp insanların acısını ve öfkesini yeniden tetikliyorsanız, o insanların barış için verdiği mücadeleyi de zorlaştırabilirsiniz.

Bazen düşünmeden yayımlanan birkaç saniyelik görüntü, aylarca kurulmaya çalışılan barış köprülerine zarar verebilir.

İşte gazetecinin sorumluluğu tam da burada başlar.

Gazetecilik yalnızca olayın meydana geldiği anı düşünmek değildir. Yayımlanan haberin toplum üzerinde oluşturabileceği sonuçları da hesaba katmaktır.

Özellikle aileler ve aşiretler arasında husumet ihtimalinin bulunduğu olaylarda, gazetecinin kullandığı dil, seçtiği fotoğraf ve yayımladığı görüntüler çok daha büyük önem taşır.

Çünkü bir görüntü yalnızca izlenmez.

O görüntü hafızalara kazınır, ailelerin acısını tazeleyebilir ve bazen öfkeyi yeniden büyütebilir.

Burada kimsenin işlediği iddia edilen suçun üzerinin örtülmesini savunmuyoruz. Suç varsa hukuk gereğini yapmalı, sorumlular adalet önünde hesap vermelidir.

Ancak adaletin sağlanması başka, toplumda yeni düşmanlıkların oluşmasını önlemek başkadır.

Adaletin yerini husumet, gazeteciliğin yerini de sansasyon almamalıdır.

Gazetecilik Vicdan da Gerektirir

Haber yapmak, kamerayı açıp gördüğümüz her şeyi hiçbir süzgeçten geçirmeden yayımlamak değildir.

Gazetecilikte kamu yararı kadar insan onuru, etik değerler ve toplumsal sorumluluk da önemlidir.

Bir insanın ölümünü haberleştirmekle onun kanlar içindeki bedenini sergilemek aynı şey değildir.

Üstelik günümüzde teknolojik imkânlarla rahatsız edici görüntüleri sansürlemek yalnızca birkaç saniye sürmektedir.

Buna rağmen hiçbir önlem alınmadan yapılan paylaşımlar, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken bir yayıncılık anlayışını ortaya koymaktadır.

Burada mesele herhangi bir gazeteyi veya gazeteciyi hedef almak değildir.

Mesele, gazetecilik mesleğinin itibarını, insan onurunu ve yaşadığımız toplumun huzurunu savunmaktır.

Bir haberin çok izlenmesi, çok paylaşılması veya binlerce beğeni alması, o haberin etik açıdan doğru olduğu anlamına gelmez.

İnsanların merakını uyandırmakla kamu yararına hizmet etmek aynı şey değildir.

Bugün başkasının acısını sınırsızca sergileyen bir yayın anlayışına sessiz kalırsak, yarın kendi yakınımızın aynı şekilde görüntülenmesine hangi gerekçeyle karşı çıkacağız?

Bir Can Gitti, Başka Canlar Yanmasın

Kahta’nın ihtiyacı daha fazla husumet değil, huzurdur.

Daha fazla öfke değil, sağduyudur.

Daha fazla acı değil, toplumsal dayanışmadır.

Bir olayın ardından aileleri barıştırmaya çalışan insanların emeğine de saygı göstermek zorundayız.

Biz gazeteciler, hakikati gizlemeden de insan onurunu koruyabiliriz.

Bir cinayeti bütün yönleriyle haberleştirirken kanlı görüntüleri sansürleyebilir, kamuoyunu bilgilendirirken ailelerin acısına saygı duyabiliriz.

Unutmayalım:

Bir insan hayatını kaybetmiş olabilir. Ancak ona gösterilmesi gereken saygı, ölümüyle sona ermez.

Ve bir husumetin daha büyük acılara dönüşmemesi için gösterilen çaba, birkaç saniyelik sansasyonel görüntüye kurban edilmemelidir.

Gazetecilik yalnızca doğruyu yazmak değil, o doğruyu hangi sorumlulukla kamuoyuna sunduğumuzu da bilmektir.

Bizim için “Tarafsız Gazetecilik Demokrasinin Onurudur.”

İnsan onurunu ve toplumsal barışı gözetmeyen bir yayıncılık anlayışının da bu ilkeyle bağdaşması mümkün değildir.

ÖMER FARUK YILMAZ